< ağacın mutluluğu - döküntü periler - Blogcu




25/4/2008

ağacın mutluluğu

 



Ödediği bilet parasını düşünüp, film izlemek için girdiği sinema salonundan çıkamayanlara yazıklar olsun.

 
Giderken çok düşünmüştüm, gitmeli miydi yoksa biraz daha izleyip daha da şaşırtıcı bir finale tanık olma şansını mı yakalamalıydı diye. Çıktım dışarı, soğuktu sokaklar, aldım önüme çıkan ilk yerden bir şişe şarap, oturdum kaldırıma ve içtim. İçerken, daha önce kaç şişe şarap içmiştim diye düşündüm bir süre. Belki de sarhoştum, orada, o salonda bir izleyiciyken. Belki de yanlış oyuna girmiştim. Emin olamadım gerçek neydi.

 
Paltomun sağ cebinde uzun zaman önce almış olduğum bileti buldum. Çıkardım, tarih ve salon numarasını kontrol etmek için. Ah, epey de alkollüydüm üstelik.

 
Ben yazıları sokağın karanlığında okumaya ve olan biteni anlamaya çalışırken, omzuma birinin dokunması ile o an'a döndüm. Baktım başrol oyuncusu, hemen yanımda duruyordu. Oyun, sokağa taşmıştı. Ocak ayının ilk günleriydi, yeni bir yılın başlaması, eskiye dair ne varsa bittiğini işaret ediyordu da, göremiyordum o an.

 
Bak dedi, ne yazıyor burada? Bu oyun değildi senin geleceğin. O gördüklerin tamamen öylesine sahneye konmuş olanlar ve sadece eğlence...

 
Ben gülemedim nedense dedim ona. Kimi kandırıyoruz?

 
Hayır dedi, sen epey içkilisin. Oyundakiler, sadece seyirlik. Gerçek hayat değil. Senin için çok daha romantik bir oyuna yer ayırmıştım ben, hadi gel. Gel ve unut gördüğünü sandıklarını. Aylardan Ocaktı...

 
Biletin üstünde yazan tarihi karıştırdığımı düşündüm sarhoşluktan. Demek ki yanlış oyuna takılı kalmışım, dedim. Beklemeye başladım salonda bir koltuğa oturup. Oyuncu arada bir gelip saçlarımı okşuyordu. Güzel sözler söylüyordu. Bir tekst tutuşturdu elime, oyalan sen bununla dedi. Sıkılma beklerken...

 
Okumaya başladım, bir masal anlatılıyordu tekstte. Eski bir masalın mutlu sonunu değiştirmişti yazan, kötü bir son yazmıştı ilk sayfalara . Okurken acıdı içim fakat biraz daha okuduğumda, yazarın okuyucuyu, doğal olarak da oyunu sahneleyecek olanların da izleyiciyi şaşırttığı bir bölüm başlıyordu. Büyülü sözcükler, fısıltılar, müzik... Bunlar resmedilmişti bir ton cümleyle. Uzun sürmüştü okuyuşum, aylardan Ocaktı, günlerden 13. Cuma...

 
Aslında lanetli bir gün olarak geçer her yerde diye düşündüm tarihi farkettiğimde. Güldüm zıtlığa, okuduklarım oldukça hoş fakat zamanın işaret ettiği karanlık çağın kapısı ürkütücüydü. Yine de devam ettim okumaya. Sahnede, başrol ile yan roller, provaya başlamıştı. Ara sıra göz ucuyla bakıyordum sahneye. Gülüşler vardı sahnede, hazırlıklar... Oyun içindi elbette. Yeter ki izleyici bulsundu.

 
Zaman, yine atladı. Ben, damarlarımda dolanan şarabın etkisi ile elimde tekst, gözlerim sahnedeki performansta ara sıra, orada kaldım. İzlemeye provalarda başlamıştım sanırım. Her şey usulüne uygun gidiyordu.

 
Neden sonra, sebebini pek bilmiyorum ama çıkmak istedim, izlememek. Ayağa kalktım, başrol oyuncusu yanıma geldi, gitmemi istemediğini, gidersem bir daha oyunu izlemeye gelmeyeceğimi bildiğini söyledi. Haklıydı. Geri dönmezdim bir daha eğer o anda çıkarsam.

 
Sonra konuşmaya başladık. Uzun zamandır konuşamıyorduk, O, ya provada oluyordu ya da başka bir yerde. Bunun sebebini konuşmaya başladık. Ben, daha evvel izlediğim provalarda olan biteni anlayamadığımdan dem vurdum, o da çok şeyi gerçek hayata da adapte edip, sahne ile gerçeği, oyun ile hayatı karıştırdığımı ve yersiz kıskançlıklar yaptığımı düşündüğünü anlattı. Başka şeylerden de konuştuk. Üstelemedik fazlaca. Tadı, tuzu kalmamıştı. Ne o anın ne de sürecek oyunun. Ocak sonu, Şubat başıydı...

 
Sessiz oldu vedamız. O sahneye döndü, ben uzak bir koltuğa geçtim. Bir başka hayat, bir başka sahne, bir başka salonu düşündüm, özledim. Huzurlu, dingin ve belki aşk dolu bir oyunu, oyundan öteye geçebilecek bir gerçekliği düşledim. Uyudum.

 
Uyandım. Uzun sürmüş bir uykudan uyandım. Ayağa kalktım ve salondan çıktım yeniden. Bir süre sonra, hiç ummadığım bir anda, cennetin kokusunu taşıyan, bir vişne bahçesinde buldum kendimi. Yürüdüm bahçede, bir gölgeyi takip ederek. Bahçenin orta yerinde, derme çatma bir oda vardı. Olmayan duvarlarından şarap akıyordu ayaklarımın değmediği yere. Bir piyano sesine bir keman eşlik ediyordu usulca. Takip ettiğim gölge, tene büründü birden, şeffaf bir tül gibiydi, içindekini gösteren...

 
Elini uzattı bana

Dedim ellerim kanıyor

içimde bir yas evi...

Saramam aydınlık yüzüne

İçimdeki matemi

 
Dedi korkma elimden

incitmeyeceğim seni

Sabah serinliği gibiydi

Beni saran nefesi...

 
Uzattım ellerimi

ellerine dokundum

Acı veren her ne varsa

Bir gecede unuttum.

 
Sarıldık birbirimize sonra. Ağaçlar birbirine sarıldı, bulutlar karıştı birbirine. Hiç bir renkle boyanamayan, eşsiz bir tablo gibiydik sarılırken ve hiç bir cümlenin anlatamayacağı bir şiirdik, bir ağaç gölgesinde. Kaybettiğim kendimi, kayıp bir düşün huzurla saran kollarında buluvermiştim.

 
Uyuyup uyanmış, büyü yapmıştım erik çiçeklerinden.


ses ver :: söyle o da gelsin?

0 seslenilmiş

« bir önce ne dökülmüş? :: bir sonra ne dökülmüş? »